Dibace

        Yüce Allah insanı yaratmış ve iki dünya mutluluğunu kazanması için de peygamberler yoluyla din adını verdiğimiz emirlerini bildirmiştir. Hz. Adem’den itibaren gelen peygamberler, insana tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. Bu dine inananlara muvahhid yani mümin denmiştir. Son peygamber Hz. Muhammed’de yüce Allah’ın kendisine verdiği görev mucibince Kur’an ile tevhid geleneğinin zirvesi olan İslam dinini tebliğ etmiştir. Bu tebliğ sürecinde Kur’an-ı Kerim’in açıklaması ve uygulaması mahiyetinde olan sünnetini ortaya koymuştur. Onun getirmiş olduğu dine, yani Kur’an ve sünnetin birleşimine inananlara ise Müslüman denmiştir. Bu bağlamda Kur’an ve Sünnet, tevhid geleneğinin son ve kıyamete kadar baki olan iki kaynağı durumundadır.

 

        İslam dini bütün insanlığın son ve nihai dinidir. İslamiyet insanlığın çok önemli bir kısmına asırlarca barış, huzur ve refah sağlamış mutlu kılmıştır. Bu mutluluk deneyiminin adı İslam medeniyeti olmuştur.

 

        Dünyada Ehl-i Sünnet’in itikadî bir mezhep olduğu kanaati yaygındır. Oysa Ehli Sünnet tarih boyunca bir mezhebi, fırkayı, grubu değil Ümmet-i Muhammed’in ana gövdesini oluşturmuştur. Günümüzde ve gelecekte Ehl-i Sünnet’in hayatını ve işlevlerini devam ettirip ettiremeyeceğine, âlimler ve idareciler başta olmak üzere İslâm ümmetinin bu geleneğe sahip çıkıp çıkmamaları belirleyecektir.”

 

        Tevhidi esas alan Ehl-i Sünnet anlayışı, İslam medeniyetinin temel kurucusu olmuş, özellikle de Türklerin İslamiyet anlayışının esasını teşkil etmiştir. Böylece İslam ümmetini bin yılı aşkın süre bir arada tutan, onu ilmî, ahlaki ve itikadî alanlarda ayakta tutan ve Müslümanların sevad-ı azamını oluşturan ana gövde kuşkusuz Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat kitlesidir.

 

        İslam ümmetinin, çok parlak bir geçmişe sahip olduğu aşikardır. Fakat bu gün maalesef, İslam ümmeti tarihinin en sancılı, çalkantılı ve sıkıntılı dönemini yaşamaktadır. Birliği bozulmuş, içtimai yapısı parçalanmış, iktisadi zihniyeti iflas etmiş, siyaseti dibe vurmuş ve ahlaki bozulmada herkesi geçmiş bir vaziyettedir. Müslümanların bu zaafını fırsat bilen dahili ve harici düşmanlar bu zelil durumu daha kalıcı hale getirebilmek için bir takım stratejiler geliştirmektedirler. Bu stratejilerin hedeflerinin başında Müslümanların Kur’an, sünnet, fıkıh ve tarih gibi İslam’ın temel referans kaynaklarıyla olan gönül bağlarını koparmak, kafalarını karıştırmak, zihinlerini bulandırmak ve sonuç itibariyle inançlarını zaafa uğratarak İslam’a olan güvenlerini sarsıp yok etmek gelmektedir. Uygulanan bütün stratejilerin nihaî hedefi ise Müslümanları tarihin öznesi olmaktan çıkararak hayatın tüm alanlarında kendilerine bağımlı hale getirmektir.

 

        Yine son zamanlarda sadece Ehl-i Sünneti değil, tüm İslam ümmetini tehlike altına sokan bazı çabaların ortalıkta dolaşması endişe vericidir. Bu girişimlerin başında sünnetin inkarı, kaderin inkarı, fıkhı lüzumsuz görme, sahabeyi gözden düşürme, tarihselcilik gibi Kur’an’ın bazı hükümleri demode görme vs. yaklaşımlarla Kur’an’a yapılan saldırılar; keza selef alimlerini küçük düşürme, fıkhî mezheplere tabi olmayı gereksiz görme gibi İslam ümmetinin manevî enerji kaynaklarını ve dinamizmini yok eden ve manevi gücünü kıran çabalar gelmektedir.

 

Bunlara ilaveten özellikle Batı emperyalizminin uyguladığı stratejilerle İslam dünyasına taarruz ettiği bu süreçte, Müslümanların duygu ve düşünce dünyalarında yönelik olarak aşağıdaki olumsuz sonuçlar hasıl olmuştur:

 

  1. din ve inanç krizi,
  2. dinin/İslamın temel kaynaklarından şüphe,
  3. düşünce krizi,
  4. bilgi nazariyesi krizi,
  5. siyasi kriz,
  6. ictimai kriz,
  7. iktisadi kriz,
  8. güven krizi,
  9. ulusal ve uluslararası güvenlik sorunu,
  10. Müslümanların iddialarından vazgeçmeleri sorunu,

        Bu şüphe ve sorunlar, Emperyalizme İslam dünyasında operasyon yapma hakkı tanımıştır. Kur’an ve Sünnet esaslı tevhidi din anlayışı ve uygulaması bazen köktencilik bazen de taassup olarak nitelendirilmiştir. Suç kategorisinde terör olarak mahkum edilmeye başlanmıştır. Bu suçlamalardan kaçan kimi Müslümanlar da selefilik, yenilikçilik, ılımlılık gibi anlayışlar etrafında yeni arayışlar içine girmişlerdir. Ancak kısa süre içinde bu oluşumlar da kendilerini cesaretlendirenlere yaranamadıkları gibi İslam dünyasını bu güne taşıyan Ehl-i Sünnet anlayışına da saldırmaya başlamışlardır.

 

        Bu çabalar İslami konularda bilgisi oldukça kıt olan Müslüman kamu oyunun kafasını ciddi manada karıştırmaktadır. Bu karışıklık sonucunda Müslümanlar, İslamiyet konusunda ne yapacaklarını bilemez bir hale gelmiştir ve bu duruma şahit olan samimi Müslümanların ise moral olarak kötümser bir havaya bürünmüştür. Bu kafa karıştırıcı yaklaşımlara İslam ilim dünyasından ciddi bir cevabın gelmesi gerekmektedir. Yine aynı zamanda bu yaşananlar, Müslümanları tarihi bir dönüm noktasına getirmiştir. Müslümanlar kararlı bir duruşla İslam medeniyetinin banisi olan Kur’an ve Sünnet temelli tevhidi anlayışa sahip çıkmak durumundadırlar. Bu adım dini olduğu kadar varoluşsal, kültürel ve stratejik nitelik taşımaktadır. Bu sahip çıkış tabandan gelmesi durumunda daha güçlü ve kalıcı olacaktır. Zaten bu yönde hassasiyeti olan güçlü bir yapı hali hazırda bulunmaktadır.

 

        Bu saikle ilim ve marifet ehli olan insanlarla yapılan istişareler neticesinde Ankara’da bir Kur’an ve Sünnet şurasının tertiplenmesine ve dünya çapında bilgi ve hikmet sahibi âlim ve arif kimselerin bu alanlardaki düşünce ve değerlendirmelerinin Müslüman kamuoyuyla paylaşılmasına karar verilmiştir.

 

        Merkezi Diyarbakır’da olan “Medrese Alimleri Vakfı” (MEDAV) ve merkezi Ankara’da olan “İlmi ve Metodolojik Araştırmalar Merkezi” (İLMAR), Müslümanların yapmaları farz-ı kifaye olan bu zor görevi üstlenmeye karar verdiler.

Tweet